Yalnızlığın Anatomisi
Eylül bitti, bugün yeni bir aya giriş yaptık. Serin bir sonbahar gününde, tam sonbahar ruhuna uygun doksanlar şarkıları dinliyorum. Sana da merhaba sevgili okur, evet en çok sana merhaba.
Dolu dolu ve güzel geçen bir aydan aklımda kalanları toplayıp yazacağım. Aslında fark ettim ki, ben burayı herkese açık yazdığım bir not defteri olarak kullanıyorum. Telefonundaki not defterine not yazanlardan mısınız? Ben eskiden öyleydim. Gece yarılarında, kağıt bulmaya üşendiğim anlarda öyle yazılar yazardım ki, bir daha öylelerini günlüğüme bile yazamadım. Yaş ilerledikçe duyguları ve düşünceleri ifade etmek güçleşiyor (kendimize bile). İzlediğim filmleri anlatmayı seviyorum çünkü ne kadar çok beğensem de sadece filmin özü aklımda kalıyor detayları unutabiliyorum. Filmler ve kelimelerin yeni bir bölümü daha var aklımda. (İçindeki iki film favorim oldu) Ondan önce eylülün ilk haftası kendimle olan gezimden bahsedeyim. O cumartesi, çiçekli elbise ve ince beyaz bir gömlek giyip çok erken yola çıktım. Metroya bindim. Beyoğlundaki tarihi Fransız yetimhanesini görmeyi çok istiyordum. Gerçekten çok güzel bir yer. Buram buram tarih kokuyor. Orada daha önce bulunan çocukların varlıklarını hala hissedip, bahçesini dolaşabilirsiniz. Yapısı hiç bozulmamış. Duvarlarda sararan yapraklar, diğer yanda hala solmayan yeşil yaprakları gördüğünüzde sonbahar ve baharın hala bir arada olduğunu hissedebilirsiniz bu zamanlarda. Çiçekleri, bahçedeki ağacı ve havuzdan su içen kedileri görüp gülümseyebilirsiniz. Ayrıca sosyal tesise dönüştürülmüş. Yemek yiyip bir şeyler içebilirsiniz, düşündüğünüzden çok çok uygun bir fiyata. Çilekli magnolia ve karadut suyunu çok beğendim. Tavsiye edebilirim.
Oradan çıktım, yürüyerek Pera müzesine gittim. Eserleri inceledim. Hepsi çok güzeldi ama beni en çok etkileyen Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi'nin önünde eseri inceleyen çiftti. O kadar tatlılardı ki, galiba ilk kez tek olmak yerine onların yerinde olmak istedim. Allah nazardan saklasın diyerek, gezdiğim diğer müzeye geçeyim. Pera Müzesiyle arasında çok kısa mesafe olan Sinema Müzesine gittim yürüyerek. Atlas Pasajının içinde ve mimari olarak çok güzel bir yapı. Ben mitolojik resimli tavanları çok severim. Burası da öyleydi. Ayrıca içerde Hafize Ana ve Tosun Paşa'ya ait balmumu heykelleri var oldukça başarılı. Telefon odası var. Orada rastgele bir ahizeyi çevirip herhangi bir Türk filmi karakteriyle telefonda konuşabilirsiniz. Kim ve nasıl olduğu tamamen sürpriz... Kocaman bir yeşil perde var. Orada istediğiniz filmi seçip içine ışınlanabiliyorsunuz. Ben Selvi Boylum Al Yazmalım filminin son sahnesini seçtim. Gerçi benim o sahnedeki bakışım daha çok, kesin şu dramı da gidelim der gibi oldu ama neyse. (Team Cemşit) Ayrıca bolca film afişleri, kostümleri, eski filmlerden kalan eşyalar ve 1800'lü yıllara ait gölge tiyatroları var. Atatürk'ün 10.yıl nutkunu çeken kamera da orada sergileniyor. Mutlaka ziyaret edin derim.
Müze gezimden sonra metroya bindim. Biraz daha yürüdüm. Soğuk kahve içip, kek yedim. Denize baktım biraz. Sonra eve geldim. Tek olmayı seviyorum diye düşünürken, çok sevdiğim küçük bir kızın bana kapaklı kolye hediye etmesiyle günüm daha da aydınlandı. Üstelik ben bile, çok istediğimi unutmuşken onun unutmaması değerliydi benim için.
O gün bazı radikal kararlar aldım. Mesela saçlarımı bir daha asla Kurt Cobain gibi kestirmeyeceğim, yakışmıyor bana. Ayrıca mağazalarda bulunan aynalara çok yakından bakmayacağım. Işık çok iyi olduğu için tüm kusurları full hd gösteriyor.
Güzel bir akşam dileğiyle, sevgili okur. Saat 20:08


Yorumlar
Yorum Gönder