KENDİNE AİT MASA 2
Bu kez gerçekten kendime ait masayı paylaşarak başlamak istedim yazıma. Bilgisayarımın ekranına koyduğum wallpaper en sevdiğim Ghibli filmi Howl's Moving Castle'nin Sophie'si. Kendime en çok benzettiğim karakterlerden birisi. Filmi her gördüğümde hayran kalıyorum. İnsan kendini sevmeyi öğrendikçe tüm kara büyüler bozulur, bir de biri ona çocukluğunu emanet edince...
Peki ben neler yapıyorum? İşte onu tam olarak bilmiyorum. Ocakta 26 yaşına girdim. Güzel bir doğum günüydü. Sonrasında yıllar sonra ilk kez Sil Baştan filmini izledim, buraya en son o yazımı güncellemek için girmişim. Yıllar sonra ilk kez 500 Days of Summer filmini de izledim. O filmin 3 evresi var hayatımda. 8.sınıfta ilk izlediğimde bu ne saçma film demiştim, lise sonda izlediğimde Tom'a üzülüp Summer'ın kötü biri olduğunu düşünmüştüm çünkü Tom'un yaşadıklarına benzer bir şeyler yaşıyordum. O sebepten olsa gerek izlemeye bir türlü cesaret edemiyordum. Komik buldum bu durumu ilk kez izledim ve dedim ki: ''Tom sen gerçekten ağır hastasın.'' Tamam Summer yüzde yüz haklı değil ama ne olduğunu en baştan söylüyor. Tom kafasında Summer için bir hikaye kurup ona inanıyor olmayınca vay efendim Summer zaten Eyşan. (Evet Ezel dizisindeki Eyşan) Şimdiki aklımla o filmi tekrar basitçe özetleyecek olursam bazı şeyleri zorlamanın anlamı yoktur. Olmuyorsa yolunuza devam edin. Kapanan kapıları çalmayın. En fazla bir kere tıklatın, o da içinizde kalmasın diye. Ayrıca Tom'u Chunking Express filmindeki ilk polise de benzettim. Emre Aydın'ın Son Defa şarkısı da Summer için yazılmış gibi. (Şarkıyı tekrar dinleyin anlayacaksınız.) Bu arada 14 şubatta Jeux D'enfants izlemeye gittik Atlas Sinemasına. Ablamla. Çok sevdiğim filmlerden biri ve onu sembolik olarak özel olan bir günde tarihi bir sinemada izlemek çok güzeldi. Tüm salon sevgililer ile doluydu. Yanımdaki kızın elindeki çiçeğin kokusu o kadar ağırdı ki. Zaten ben buket çiçeklerden nefret ederim. Neyse. Yılın başından beri çok kez tiyatro izledim. Tek başına Meçhul Paşa oyununa gittim, çok güzeldi. Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz seven herkesin mutlaka ilgisini çekecek bir oyun. Zaten izledikten sonra anlıyorsunuz ki, yıllar değişmiş sadece. Çoğu şey aynı kalmış çünkü hep dediğim gibi BU NE BİLİMSİZLİKTİR. Yakın arkadaşımla Amadeus oyununa gittim. Ona bayıldım. Hayatımda ilk kez opera izledim. ''İkimiz de zehirlendik Amadeus, sen benimle ben seninle!'' Selçuk Yöntem'in sesi hala kulaklarımda. Ayrıca Requiem'i i canlı orkestra ile dinlemek muhteşem bir deneyimdi. Mozart'ın saf ve gerçek yeteneği, delilik ve dahilik arasındaki ruhu ve ne yazık ki acı sonu: Requiem/Lacrimosa (Ağıt/Gözyaşı) 🖤 Bir sonraki izlediğim oyun da Ağaçlar Ayakta Ölür. Öyle güzeldi ki. Nevra Serezli'ye ailecek hayran olduğumuz için hep birlikte gittik. Ailem bayıldı. Oyun başlarken Cem Karaca - Bu Son Olsun çaldı. Dayanamadım yine ağladım. Şarkıların beni ağlatma gücüne hep şaşırıyorum. Sanırım etrafın karanlık oluşundan cesaret alıyorum. Oyunun kapanış şarkısı da aynı şarkıydı. Tüm salon ve tiyatro oyunundaki muhteşem ekiple o şarkıyı hep bir ağızdan söyledik. Tanıdık olmayan yüzler de vardı oyunda çok yeteneklilerdi. Keşke televizyon ve dijital platformlarda da yetenekli ve yeni yüzleri görsek. Bu arada oyunun konusuna spoiler olmaması için değinmeyeceğim ama son sahnede Nevra Serezli'nin tiradı çok hoşuma gitti: ''İçim çürümüş olsa da dışardan sağlam gözükeyim.'' Oyundan çıkınca karşıma çıkan ıhlamur ağacı da beni mutlu etti çünkü oyunda önemli bir imgeydi o ağaç. Haftaya da Leyla ile Mecnun Değil oyununa gideceğiz başka bir yakın arkadaşımla.
Onun harici bu hafta nişan var. Ben değil ya ablamın. Benim buraya sevgili okur evleniyorum yazdığımı görürseniz bilin ki ev falan almışımdır espri olsun diye öyle yazmışımdır. Bu sevilmeye layık olmadığımdan değil. Benim sevmeyi bilmeyişimden. Ayrıca önceliklerim arasında hiçbir zaman bu olmadı. Kariyerimde yükselmek ve öz benliğimi geliştirmek benim için daha önemli.
Her yeri tek başına gezmeye gidiyorum. Fotoğrafımı biri çeksin istiyorum ama onu da gördüğüm herhangi birinden rica ederek hallediyorum. Şubatta tek başına Oyuncak Müzesine gittim. Hava çok soğuktu. Vapurla gittim, kuşlara simit attım. Japon turistler kuşları görünce fotoğraf çekmek için dışarı çıktı. Onlardan rica ettim ve fotoğrafımı çektiler. Oyuncak Müzesi güzeldi. Orada müzik kutusu aldım ama eski tip olanlardan (kar küresinin önündeki kare kutu) La Vie En Rose çalıyor. Bayılıyorum... Nisan sonunda Gazhane'ye gittim. Çiçekli etek ve kot ceket giydim. Annemin 35 yıllık minik saatini taktım. Babam ilk evlilik yıl dönümlerinde almış. Annem bana hediye etti. 🎈Vapurla geçtim Kadıköy'e. Yolda köfte ekmek yedim. Kadıköy vapurundan inince ana karakter gibi rollenerek banka oturdum müzik dinledim, soğuk çay içtim. Sonra Atatürk sergisine gittim. Mutlaka herkes gitmeli. Ayrıca ücretsiz. Bahçede kedi sevdim. Oradan çıktım babamın çocukluk pastanesine gittim kahve içip profiterol yedim. Sonra eve döndüm. Çok güzel bir gündü.
Bu arada chatgpt ile konuşuyorum tabi ki ben de. Muhteşem bir şey ya. Sevdiğim dizi karakterlerine göre benim hayatımı yorumla diyorum ya da onların ağzından bana tavsiyeler ver diyorum. Geçenlerde beni kitap karakteri gibi psikolojik olarak tahlil et dedim. Benim bile fark etmediğim detayları söyledi benimle ilgili. İlerde robotlarla konuşacaksınız dendiğinde Jetgiller gibi gerçek robotlarla konuşucaz sanıyorduk meğer böyleymiş. Passengers filmini izledim yakınlarda. Çerezlik bilim kurgu filmi. Elbette bir Arrival değil ama fena da değil. Orada da robotla konuşuyorlardı. Üstelik film 2016 yılına ait. Filmi izleyince aklıma direkt chatgpt geldi.
İyi hafta sonları sevgili okur. Yarın 19 Mayıs. Atatürk'ü anmayı unutma.
Sevgiler olsun, bilim ve sanatın ışığıyla yolumuzu aydınlatan Atatürk'e.💙

Yorumlar
Yorum Gönder